10 Aralık 2020 Perşembe

Aç ve açıkta kalmak ...

 


Günümüzde ve geçmiş birçok günlerde başlıca üç halden çok korktuk ve kaçındık. 

Ve bu üç halle yüzleşmemek için çeşitli ödevler verdik kendimize. Aslında sesler de bu üç halden hasıl olan korku sebebiyle yükseldi. Aç, evsiz ve çıplak kalmak. Bu üç vaziyet ancak kabus olabilirdi. Aslında kabusumuzda bile bu vaziyetlere yer yoktu. Bu haller bize yaraşmazdı.

     Halden hale girdik, çalıştık didindik; görünmeyen hizmetleri gelir kapısı haline getirdik. Çünkü kronik bir korku yansıması yer bulmuştu kalbimizde. Bu korku asırlanmıştı. Bu titrek başıboşluk, nerde olsak buluyordu bizi. Biz ki kitapların arasına saklanmıştık. Her akşam, üzeri kapatılmış, etrafı çevrili bir meskenimiz de vardı. Az evvel elma da yemiştik. Üzerimizdeki kalın hırkalar da gizleyemedi bu çaresizliği. Kocaman, devasa bir kütüphanedeyken de, minicik bir otobüs durağındayken de bu üç vaziyet aklımızdan çıkmadı.

     Belki de bu korku, yazılımımıza yüklenen ilk özelliklerdendi. Herşeyi sebep- sonuç yortusuyla halletmeye yeltenen aklım, yaradılıştaki rahatsız edici bu hissin muradını düşünmeye koyuldu.

Bunu düşünmek hiç de kolay olmayacaktı. Bundan bir murad edilmeliydi.

     Çiftçiler, toprağa tohum attılar ve toprağın utanmasına imkan vermeden, her yıl şikayetlenerek  halihazırda birincil korkumuzu gidermeye çalıştılar. Bu çalışma, kendilerinin öz korkularını bile bir nebze azaltmaya yardımcı olmadı. İkincil korkumuz olan mesken sahibi olmak arzusu, ya bize bir usta buldurdu ya da bizi usta etti. Ve nihayet üstü kapalı olan o dört duvarın altına girdik oturduk. Fakat üzerimizdeki çatının yerinden havalanma ihtimali korkunun oluşturduğu bir bunalımdı. Evet dokumacılar da boş durmadı. Üstsüz başsız kalmamamız için ince eleyip sık dokudular. Yine de daha fazla doku-nan kıyafete ihtiyacımız olduğu yanılsamasıyla baş başa kalmak suretiyle bu kısır döngünün tekerleklerinden biri olduk.

    Toprağın, tohumun ve bitkinin işbirliğine varışı gecenin uğultusunu bir nebze azaltmamıştı.

O vakit başka bir şey lazımdı dile denk düşen… Dile denk düşen ne olaydı ki bu sinsi korkuyu çekip alsın. Bence korkunun ağzına, mendilin avucunu basabilen bir şey vardı.

O da yalnızca, bir meleğin ‘Ben okuma yazma bilmem’ diyen birine, ulaştırdığı ilk posta ‘oku!’ emri idi.

 

 Burcu BATMAZ

(cızırtılı defter)

2 yorum:

  1. Gerçekten biraz anlayamasam da beni hayli etkileyen bir yazı oldu. Kaleminize, yüreğinize sağlık..

    YanıtlaSil
  2. Çok teşekkür ederim...
    Yazı bize şifa olsun..

    YanıtlaSil

tavsiyeleriniz benim için çok önemli ☺️ şimdiden teşekkürler...

Korkunun Aynadaki Aksi

  Serin gecenin fecriyle uyanan muallim Suyla olan ilişkisini nihayete erdirip Okumaya dalar. Okutmak; okumakla başlarmışçasına iştiyakla eğ...