Sayfalar

Sayfalar

31 Aralık 2020 Perşembe

YENİ YIL HEDEFLERİ

   


     Bu gece, dünya güneşin etrafındaki tam bir turunu tamamlamış olacak ve çizdiğimiz bir yıl geçmiş olacak. Geoit şekli, yörünge hızı, gezegenler arası mesafe... Burada edebiyata yer açmak gerek. Bence o kadar da bilimsel bir olay değil bu dönüş.

   Bu dönüş sayesinde yapraklar, o çıldırtan kahve-sarı tonlarına bürünüyor. Yine bu dönüş sayesinde kar tanelerine şaşıyoruz da şaşıyoruz. 

  Gölge boyumuz haddini aşıp bizden bile uzun oluyor. Gecelere kavuşuyoruz. Kısa geceler de nazarımıza veriliyor. Uzun gecelerin kıymetini bilelim diye. Çünkü uzun gecelerde uyumuş numarası yapmazsan, kalbin saf kıvamında biraz daha kıvamlanır. Herkes uyurken uyandığında, belki de fikirlerin bıçağın ucundan çekilecek .

   Bu nedenle olsa gerek geçtiğimiz 21 Aralık'ta kendimize bolca çimdik attık. Biz kendimizi çimdiklemekle görevliyiz.  İşe yaradı mı? Bilinmez .. Buna bir bilinirlik eklemek istersek, iştebugün tam da sırası.  Arkama dönüp bu 365 günlük dönüşte, susarak tuttuğum çetele bana yol gösterebilir. 

   Kaç kez şahit olduysam bu dönüşün başlangıcına, işte bu yıl o kadar yaşadım .

Yaşadık ki beki de 1 yaş daha büyüdüğümüz yanılsamasına kapıldık. Fakat, insan ancak bu dönüşe ettiği şahitlikle büyüyebilir. Bizler belki de üç buçuk ay büyüdük. Kim bilir.. Daha ne kadar büyüyeceğiz? 

  Aslında yanınızda devamlı bir şekilde hareket eden birşey varsa siz de en az onun kadar hareket etmelisiniz . Doğanın kanunudur bu. 

  Mesela sürekli hızlı ve kısa kısa seken bir serçe göz bebeklerimize dinamiklik katar. Kendini izlettirir. Yine göz göz olan bir muhallebinin hızlı hızlı karıştırılıp kıvam alması sağlanmalıdır.

  Başka bir örnek olarak anne ile çocuk arasındaki ilişkiyi gösterebiliriz. Çocuğun hareketliliği nispetinde anne hareketlenir. Tan süresinin kısa olduğu bir günde, gün batımı seyretmeye gitmişsek  deklanşöre daha hızlı basarak pozdan poza gireriz.  Tabiki bu durumun aksi de örneklenebilir. Bu kez işler yolunda gitmez ..

  Hele ki bu hareket eden şeyin yanında değil de üzerindeysek, işimiz fazlasıyla cididileşir. Onun kadar(dünya)  hızlı dönemesek de dönmeye meyletmemiz gerek. Burda samimiyet ve ciddiyet bize yoldaş. Geçtiğimiz 365 günde tuttuğumuz tarafa daha fazla taraftar olduk mu? Bunun muhasebesi ağır. Fakat biz çok kez şahit olduk ki taşı delen suyun hızı değil devamlılığı. Hâl böyleyken ümitlerimiz bırakın coşsun. 

  Küçük birer dönüş hedefi yazalım, reklamlı not kağıdına. Ve hedefe sadık kalalım. Çünkü bu hadefe ulaşmak için aldığımız minik kararlar bizi olmak isteğimiz "ben" e taşıyacak . 

   Ufak bir tavsiye; hedefe giden yolda her gün yapmaya azmettiğimiz maddeyi ikiye bölelim ve emin adımlarla ilerleyelim . Dönüş, kendisi gibi bizi de hakikate döndürmeye çalışıyor. Bu sese kulak verelim . Mübarek olsun yılımız. 


Burcu Batmaz

31.12.2020

(Cızırtılı defter) 

https://youtu.be/aCepG-VIpIU




24 Aralık 2020 Perşembe

Sözleri Vazoya Bağlamak

 


Bugün iyikilerimden olan bir yakındaşımın mısralarına düşen kelamı üzerine konuşmak isterim. Yakındaşım kendisine ilhâmın gelmesini beklemeden yazanlardan . Yani sağlam bir iradenin sahibi . İlhâma bırakmıyor bu yeteneğini. 

Ya da ilhâmı tembelliğe bir kılıf olarak  da kullanmıyor .

Kendini okumaya çalışan bu yakındaşım güncel şiirinde sözlerini vazoya bağlandığından söz etmiş. Bu söz bende oldukça geniş bir yankı uyandırdı. Bu ufuğa gıpta ettim doğrusu. 

Ve sözlerini vazoya bağlamak, her yiğidin harcı değildir . Sözlerini vazoya bağlayacak kadar kiymetli görmek... 

  Sözler vazoya konulur mu? 

Konulsa, anlam bulmadığı kişilerde mânâ bulur mu?

Sözleri vazoya koymak fikri hem cesur hem de seraplı bir iştir. Aslında çiçek de toprakla dost olurken, onu koruyacağına inandırarak dost olmuştur. Suratını tepetaklak aşağı çevirerek kırmalarına izin vermeyecek bir dostluk.

Diyelim ki herşey planlandığı gibi gitmedi. Çiçek koparıldı . O elbette vazoya konulmalı . Bizlere emanet olarak öğretilen sözler gibi. Sözler emanet ... Sözlerimiz, ortaya çıkma gayesine hizmet etmezlerse, vazoya konmayı hakederler. Toprakla buluşana dek. Onları vazoya koyacak kadar yaşama sevincimiz olmalı .


  Dostlar gelin, bizler kıymet verilmeyen, göz devrilen, hiçe atılan sözlerimizi vazoya koyalım . O sözleri vazoda bir süre daha yaşatalım ... 

Gelin sözlerimizi vazoya bağlayalım..

Burcu Batmaz 

(Cızırtılı defter)



17 Aralık 2020 Perşembe

sepetini al!


    Oldukça ılık ve pembe olan uykusundan alarma fırsat vermeden gözlerini açması, dilce susup bedence konuşmasıydı. Abdestini aldıktan sonra, işlevini henüz çözemediği yere değen perdenin arkasındaki beyaz ve soğuk pencere kanadını araladı. Çünkü büyükninelerin söylemekle mükellef olduğu bir söz vardı. Bu söz sabah görülemeyen ikramların dağıtılmasıyla alakalıydı. Ve tek yapman gereken erkenden uyanıp sana getirilecek olan sepetin sığabileceği kadar pencereyi aralamak. Bunun aksini düşünmek; yalnızlığın koynuna düşmek gibi bir şeydi. Ya da çilenin.


     Vazifeli memurun, sepettekileri yeryüzüne saçması; sepetin muhatabını göremeyişi ile oldukça alakalıydı. Derin düşüncelere dalmasının tam da sırasıydı şimdi. Eve kadar gelen kuryeye, uykuda olduğundan kapıyı açamamıştı. Ve kargonun hangi şubeye gideceği, iletişim bilgilerinin olmayışı sinirlenmek için yeterli sebeplerdi. “Neden beklemedi ki?” deriz. Biz insanlara bu tür sorular oldukça kolay gelir. Cevaplarını da kendimizce veremediğimiz sorular bunlar. Çünkü biz dumanı üzerinde olan hatalarımızı söylemekten çekiniriz. Ama “eskiden şöyleydim” edebiyatı yaparız gururla.

       Bu kurye, sepetimi nereye bırakmış olabilir? Başka sepetlerle karışmış olabilir mi? Okyanus ötesi diyarlara gidecek kadar cesur mudur bu kurye? Ha sütnine… Cesur mudur? Neyse bugün bu sepetin peşine düşme vakti. Yarın da uyanık kalıp sepeti teslim almanın daha kolay olduğu kıyasına varırım. Halihazırda elime ulaşan sepetlerdeki rızıklar da ancak ve ancak ‘teşekkür’ ile bozulmadan korunabiliyordu. Diye düşündükten sonra yarının ilk ışıklarını beklemeye koyuldu. Bu bekleme süresi ona ‘rızık’ kelimesini derince düşünmeye izin vermişti.

        Nedir bu herkese verilmesi gereken elzem ‘rızık’? Belki de en kolay şekliyle, hambezden yapılmış, eski kahverengi, yamalı kepekli un torbasının içine eklenen bir tutam bereketti. Belki de bardaklıktaki kasede bulunan küp şekerin bölünerek çoğalmasıydı. Cebinde ziyan olması muhtemel paranın cebinde kalması. Akşam yiyeceğin bulgur pilavının içine yarım yemek kaşığı şifa eklenmiş olmasıydı.

   Sonra kainatın ahengine katılmanın bir beşer olarak o kadar da kolay olmadığını farketti.

Kainatın ahengini bozduğum gün, uykuya kaldığım hangi sabahlardı? Açıkça bilmek isterim dedi.

Sepetin içinde bir sabah ‘yumuşak huyluluk’ da dağıtılmış mıydı? Ben almadıysam benim hediyem hangi yüreklere kondu ola?

     Dağıtılanların şeker ve bulgur olmayacağını farkettiği anda vitrindeki hayatları yaşamından çıkardı. Çünkü vitrin de yabancılarındı, hayat da…

    Kalplere huzur dağıtılırken bir parça da ben nasiplenmek isterim süt nine . Nine beni de uyandır olur mu? Feraset dağıtıldığı sabah da uyanık olmayım, hitabet sanatı dağıtılırken de … Hoş sohbet olma vasfı verilirken de uyandır beni, oturup kalkma adabı verilirken de …

Son konuşmaları bu şekilde nihayete ermişti.

 

Burcu Batmaz

17.12.2020

(cızırtılı defter)

10 Aralık 2020 Perşembe

Aç ve açıkta kalmak ...

 


Günümüzde ve geçmiş birçok günlerde başlıca üç halden çok korktuk ve kaçındık. 

Ve bu üç halle yüzleşmemek için çeşitli ödevler verdik kendimize. Aslında sesler de bu üç halden hasıl olan korku sebebiyle yükseldi. Aç, evsiz ve çıplak kalmak. Bu üç vaziyet ancak kabus olabilirdi. Aslında kabusumuzda bile bu vaziyetlere yer yoktu. Bu haller bize yaraşmazdı.

     Halden hale girdik, çalıştık didindik; görünmeyen hizmetleri gelir kapısı haline getirdik. Çünkü kronik bir korku yansıması yer bulmuştu kalbimizde. Bu korku asırlanmıştı. Bu titrek başıboşluk, nerde olsak buluyordu bizi. Biz ki kitapların arasına saklanmıştık. Her akşam, üzeri kapatılmış, etrafı çevrili bir meskenimiz de vardı. Az evvel elma da yemiştik. Üzerimizdeki kalın hırkalar da gizleyemedi bu çaresizliği. Kocaman, devasa bir kütüphanedeyken de, minicik bir otobüs durağındayken de bu üç vaziyet aklımızdan çıkmadı.

     Belki de bu korku, yazılımımıza yüklenen ilk özelliklerdendi. Herşeyi sebep- sonuç yortusuyla halletmeye yeltenen aklım, yaradılıştaki rahatsız edici bu hissin muradını düşünmeye koyuldu.

Bunu düşünmek hiç de kolay olmayacaktı. Bundan bir murad edilmeliydi.

     Çiftçiler, toprağa tohum attılar ve toprağın utanmasına imkan vermeden, her yıl şikayetlenerek  halihazırda birincil korkumuzu gidermeye çalıştılar. Bu çalışma, kendilerinin öz korkularını bile bir nebze azaltmaya yardımcı olmadı. İkincil korkumuz olan mesken sahibi olmak arzusu, ya bize bir usta buldurdu ya da bizi usta etti. Ve nihayet üstü kapalı olan o dört duvarın altına girdik oturduk. Fakat üzerimizdeki çatının yerinden havalanma ihtimali korkunun oluşturduğu bir bunalımdı. Evet dokumacılar da boş durmadı. Üstsüz başsız kalmamamız için ince eleyip sık dokudular. Yine de daha fazla doku-nan kıyafete ihtiyacımız olduğu yanılsamasıyla baş başa kalmak suretiyle bu kısır döngünün tekerleklerinden biri olduk.

    Toprağın, tohumun ve bitkinin işbirliğine varışı gecenin uğultusunu bir nebze azaltmamıştı.

O vakit başka bir şey lazımdı dile denk düşen… Dile denk düşen ne olaydı ki bu sinsi korkuyu çekip alsın. Bence korkunun ağzına, mendilin avucunu basabilen bir şey vardı.

O da yalnızca, bir meleğin ‘Ben okuma yazma bilmem’ diyen birine, ulaştırdığı ilk posta ‘oku!’ emri idi.

 

 Burcu BATMAZ

(cızırtılı defter)

3 Aralık 2020 Perşembe

İlmin Kıymeti | mürekkep yapımı



Mizan kurulduğu vakit, kefelere koymak üzere iki değer istenir. Biri şehidin kanı, diğeri ilim taliplisinin mürekkebi. Terazi hareket halindeyken bir süre sonra hareketsiz kalır ve nihayet bir düzlük hasıl olmuştur. Kefelerin biri diğerinden aşağıda değildir. Dile kolay gelmese de denk düşmüştür bu iki karar.

     Zahirde kefeleri düz hale getiren bu iki kararı değerlendirecek olursak dilimiz düğümlenir. Bizler çözebildiğimiz kadarını dilimize dökelim. Öncelikle ilme talip olanın yapması gereken mühim işlerden biri de mürekkebini hazırlamasıdır. Bu talipli bir gece vakti, beyinlere aydınlık olmak üzere yanan mumun üzerinde biriken siyah katmanı mumdan ayırır. Ve bu isimsi siyah katmanı ahşap oyma bir havana alır. Keten tohumundan elde edilen bezir yağının da gelmesiyle çok geçmeden bu iki maddeyi birbiriyle hemhal etmek üzere tokmağı eline alır. Düzenli aralıklarla yüzüne sıçrayan çiğ mürekkep ona çeşitli sorular sorar. Talipli kendinden emin bir vaziyette suallere cevap verir. Kararlıdır. İlme taliptir ve onu yakında babasından isteyecektir. Tüm bu çabalar boşa değildir. Babası da verirse göz bebeğini, hayalleri gerçek olacaktır. Fakat taliplinin, talip olduğu ilim herkesin hayallerini süsleyyen bir güzellik olduğu bir an olsun aklından çıkmaz .

    Bezir yağında kendine gelen, harflere renk verecek olan siyahlık, daha parlak bir hal almıştır. İçine biraz da mısır lifi…  Tokmağı birkaç kez daha havalandırdıktan sonra, bu zihinlere şekil verecek olan mütevazi sıvı hazır olacaktır. Nihayet parlaklığı, kıvamı, akışkanlığı tam istenilen güzelliktedir.

    Kalem için bir kamış göze çarpar. Kamışın mürekkebe dost olması için keskin bir bıçağa ihtiyaç vardır. Bu zayıf odun parçasından ayrılarak, kıvrak kıymıklar  yere düşmek üzere küçük, hacimli bir dağ oluşturur. Kamış parçası taliplinin elinde sivrilerek oldukça cesur bir hal alır. İşte tamam, şimdi mürekkeple tanış olma vakti gelmiştir.

  Taliplinin zor anlarından biridir bu. Bütün taliplilerin böyle zor anları olur.

  Tuhaf olan; sonsuzu arzulayan insanoğlunun kalem tutmaması olurdu galiba. İnsan ilk fırsatta kamışı kaleme dönüştürdü ve yazdı, yazılanları okudu. Çünkü o sonsuza ayarlıydı. Çünkü bedeninin dünyada, ebedi kalamayacağı bilmem kaç kere nazara verilmişti. O vakit başka bir şey olmalıydı ona bunları yaptıran.

Elbette ruhu vardı insanoğlunun. Beden almakla, ruh vermekle doyuyordu. Sonsuzdu. İnsanları birşeyler karalamaya iten de göremediğimiz bu mefhumdu.

İlim taliplisi, belki de havanda dövdüğü mürekkebin ve sivrilttiği kamışın  canı kadar kıymetli olduğunu bilmeden çıkmıştı yola.

  Hava bir kararıp bir aydınanırken, dünyayla henüz tanışan çocuk, ilk feryadını koparmıştır bile. Güzel yüzlü yavrusuna, dua mırıldanarak bakar merhametli anne. Kimbilir... Belki de... Nasip der. Aradan yıllar geçer; Allah'ın adıyla başladığı türlü işler, delikanlının aklına bir dua getirir. Artık her farz namazdan sonra avuçları yan yana gelir ve dudakları kıpır kıpır olur. Bu duadan sonra seccadesini katlamasına da bir sükunet intikal eder. Bu duayı ettiği gibi, o duanın muhatabı olmak için belli şartların olduğunu da bilir. 'bilmek' demişken, delikanlının ettiği duanın muhtevasını bilmeye hakkımız var. Delikanlı, yeni doğduğu vakitlerde annesinin onun muradı için ettiği duayı duymuş olmalı. 'Şehitlik' mertebesine çıkma duası. Genç duayı eder etmesine de... Korkar da aynı zamanda. 'kahramanlık' denilen şeyin zihnine çalınmasından... Samimiyetle rıza-i ilahiyi kazanmak ister. 

    Bizler o mürekkebi yoğuranlar sayesinde şehitlik mertebesine talip olduk. Ve can, ancak mürekkeple verilebilir.

   Şehitliğin kıymetini ancak ilimle öğrenebildik. Alimin kalemi çok mühimdir.

Temiz meşeden bir masa, sağa sola yalpalayan mum alevi, kalem tutan elin duvara bıraktığı silüet, sert kapaklı sararmış kitaplar,  mürekkebin kağıtla buluştuğu an çıkardığı hışırtı…

Üşüyen ayaklar, oldukça akışkan bir çamur, kum, toprak, donan kan, verilen can…

Elbette havsalamız kolay almayabilir bu kıyası. 

Ancak biz şehitliğin kıymetini de o kağıt kokan loş oda neticesinde anladık.

 

Bilmekle can verilir.

“Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 39/9 )

Burcu BATMAZ

(Cızırtılı defter)